17 Aralık 2014 Çarşamba

πcasso


Ankara’ dan abim gelmiş; evde bir bayram havası…

Ben yine bi şarkı tutturdum, sergi gezmeye gidiyorum J)) Nereden bu yakınlık Picasso’yla diye sormayın… Ne biliiim işte, bizim oralara daha yakın bi yerden geliyor ya, biz de ucundan Avrupalıyız ya… Bi de daha önce de kendisini ziyaret etmişliğim var, heyecanlanıverdim… Çünkü bu sergi İstanbul’a geldiğinde gidememiştim, Paris’ e gidişlerimde de Picasso’ ya vakit ayıramamıştım. Kendisiyle ancak Madrid’de buluşabilmiştik. Okyanusu geçip gelince sanki bana özel gelmiş gibi hissettim J

Sınıfımı geçip, ESL kursunu bırakınca pazartesi ilk iş sergiye gittim… Atladım Miway’e, doğru Kipling, ordan TTC subway ile AGOya kadar ulaştım… Kendimi buralı hissettiğim günlerden biri J otobüs tanıdık, şoför tanıdık, yollar tanıdık. Çocuklar gibi seke seke yürümek istiyorum J

AGOyu daha önce dışarıdan görmüştüm, şimdi bi de içini keşfedeyim bakalım… Önce gidip biletimi aldım. Aklınızda bulunsun GO bileti ya da Presto kartınızı gösterince indirim yapıyorlar ;) ikinci ana görevim tuvaletleri bulmak, onlar da alt kattaymış. İyi ki alt kattaymış yoksa o güzelim gemi maketi koleksiyonundan haberim olmayacaktı… Herşeyi unutup gemileri gezmeye başladım, fotoğraf çekemiyoruz de mi? Yok dedi güvenlik… Flaşsız? Maalesef… Boynumu bükmüş ama büyülenmiş bakarken yanıma yaklaştı, seç bi tanesini bi kerelik izin vereyim dedi J Hepsini tek tek dolaştım, o kadar güzellerdi ki karar veremedim J Hem ben Picasso’ ya geldiydim, bana müsaade…

Okları takip ederek Picasso salonuna geldim… Yazının devamında herhangi bir sanat değeri olan yorum bulamayacağınızı şimdiden söyleyeyim. Zira anlamıyorum… Hatta bana sergiyi gezerken gördüğüm bazı amcalar ve teyzeler de çok komik göründüler J) Sağ ellerini çenelerine dayamış, sol ellerini de sağ dirseklerine destek yapmış, düşünceli düşünceli tabloları seyreden birkaç kişi vardı. Picasso’dan bir açıklama bekler gibi halleri vardı J) Başka bir Uzakdoğulu yaşını almış bir amca elinde eskiz defteri, geçmiş bir tabloyu kopyalıyor J))) onu biraz uzun izledim omzunun üstünden, fena da kopyalamadı hani… beni farketmeden uzaklaştım…

En eğlenceli grup ise 8-10 yaş arası öğrencilerdi… 2 ayrı grup halinde öğretmenleri ve AGO görevlileriyle birlikte dolaşıyorlar, bazı resimlerin önünde oturup açıklamaları dinliyorlar, sohbet ediyorlar, bazılarının önündeyse kimi bağdaş kurmuş, kimi yere uzanmış kendi şaheserlerini yaratmaya çalışıyorlar… onların yanına çökesim var J

Dora Maar’ın portesini görene kadar Picasso’ nun hiç de alışmadığım tablolarına şaşırdım. Hatta vay be bildiğimiz resim de yapmış diye aklımdan geçmedi değil hani J Zaten İspanya’ dan Paris’e geçince değişim başlıyor. Ben Dora’yı görünce hah doğru gelmişim dedim J Sergide sıralamayı zamana göre yapmışlar ki sanatçının hayatının iniş çıkışları eserlerine nasıl da tam olarak yansımış onu görüyorsunuz. Yani tablosunun karşısına geçip hayatın anlamını çözmek ister bakışlarla izleyip kendi sonucunuza varmanız mümkün olabilir ;) ya da ressamın hayatını bilmeden eserlerine anlam verebilmek pek mümkün değil.

Ben en çok vakti Guernica’nın yapım aşamalarını gösteren fotoğrafların önünde harcadım. Dora çekmiş fotoğrafları. Tabloyu Madrid’de gördüğümde de çok etkilenmiştim. Picasso, İspanya’da demokrasi kurulana kadar ülkesine getirilmemesini istediği için Guernica 1981 yılına kadar New York’ta sergilenmiş, 1992’de Madrid’e getirilmiş. Reina Sofia’da fotoğrafa izin veriyorlardı ;) Sergiye benden ufak bir ilave…

İkinci en çok vakit geçirdiğim yer de son salon oldu. Galiba benim de mutluluğumla örtüştüğü için “The Joy of Life” salonu beni daha da mutlu etti… Sergiyi ağzım kulaklarımda terk ettim…

Ben aslında bütün AGOnun altını üstüne getireyim diyordum ama meğer saatlerdir içerdeymişim, eve dönme vaktidir. Yine de azıcık salonlarda kaybolmanın zararı olmaz deyip kocaman bi kapıdan içeri süzülüverdim; çıkışa doğru biraz uzun bir yol izledim ;) Arada gidip küçük keşifler yapmak lazım, metroda farkettim ki 5.katta bir espresso bar varmış… ahh bee… neyse bi daha ki sefere ;) Ama alışverişi başka zamana bırakmak olmaz J) çıkmadan önce azıcık da orayı gezeyim ;)

Alışveriş standları… minik magnetler, tablolar… Birisinde Picasso imzasıyla “ben hayatımı bir çocuk gibi resim yapabilmeyi öğrenmeye adadım.” yazıyordu; başka bir büyük afişte de “Youth has no age”!

E ben daha ne söyleyeyim… Görüşmek üzere gençler ;)


Elvan Eryöner DENİZKUŞU

May is...



Telve - Mayis 2012

Mayıs ayı benim için hep başlangıcı simgelemiştir… Belki de benim başlangıcım annem 1 Mayıs’ta doğdu diye kim bilir?

Bahar başlamıştır, yaz başlar, çiçekler açar… En sevdiklerim… Papatyalar, gelincikler, kır çiçekleri… Kır vakti… Deniz vakti… Uyanma vakti…

Şimdi de yazma vakti ;)

Mayıs ayı, bayram vakti… 1 Mayıs Bahar Bayramı uzun zamandan sonra gerçek adıyla İşçi Bayramı, 5 Mayıs Hıdrellez, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı…

Hıdrellezi biz İzmir’ de bildim bileli kutlarız, ama İzmir’in boyozu gibi dışarda hep öksüzdü Hıdrellez… Belki de bizim oralardaki şenlikle kutlanmadığı için biz öksüz hissederdik ne biliiim…

Hıdrellezi, biz yıllarca çingene bayramı bildik… E haksız değildik belki, Çingeneler Zamanı’ nda Hıdrellez kutlanmıyor muydu? Endelizi Hıdrellez demek değil miydi? Küçükken 5 Mayıs’ ta doğan kardeşimi seni çingenelerden aldık, o yüzden de doğum gününü çingene bayramında kutluyoruz diye az ağlatmamıştım J)) .Bu sene beraber ağladık ilk defa ayrı kutladığımız için, burun sızlamasının mecazi değil gerçek bir sızı olduğunu o gün anladım…

Aman deyim yine ağlayan olmasın, adım çıkacak vallaaa… J Hıdrelleze geri dönelim…

Ateş üstünden atladık, yeni senede sağlıklı olalım diye… Gül ağaçlarına dilekler astık, Hızır geldiğinde okusun da yardımı dokunsun diye…  6 Mayıs sabahı dileklerimizi denize attık, bi daha ki Hıdrellez’ e kadar unuttuk gitti… Dilekler olunca Hızır’dan bildik olmayınca zamanı gelmemiş dedik J

E burda kimsenin haberi yok Hıdrellez’ den… Bahçede gül ağacı da yok… Ben de kendi dilek ağacımı kendim yaparım, kendi hıdrellezime arkadaşları ortak ederim bayram ederiz… İş güç de yok ya bana en heyecan verecek dilekleri bulurum… Bulduuum ama söyleyemem ;)))


Size önümüzdeki sene Hıdrellezi hatırlamanız için bir de duasını yazayım…(alıntıdır-yazarı bilinmiyor)

Sevdiğim kim varsa, kendim de dahil, sevebileceğim herkes de dahil...

Sağlığı iyi olsun. Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın. Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın. Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle bir arada olsun. Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın. Nesi varsa, bölüşecek biri olsun; nesi yoksa bulup getirecek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun. Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın. Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun. Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın. O her şeyine, her haline tek tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun. Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun. Kurumasın.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın. İbadet eder gibi, bu keşfini her gün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun. Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün. O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun. Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde bi şey durup durup zıplasın. Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin. Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin. İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın. Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın. Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun. Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.

Bi şey ona sürpriz olsun. Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın. Bu gün üçyüzaltmışbeş'ten herhangi biri olsun. Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın. Öyle tahmini mümkün olmayan birşey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.

Bir hayali gerçek olsun. Bir hayale gözünü yumsun. Peşinden koşup, onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın. Bir çizgi filmde olduğunu, her şeyin mümkün olduğunu unutmasın.

Bu duayı okusun.

Kendi sesiyle duysun.

Duası gerçek olsun.

Her kelimesine şükretsin.

Tek satırına nazar değmesin.



Amin :)
 

Dilerim okurken içinizden geçiriverdiğiniz tüm dilekleriniz gerçekleşir…

Merhaba…

Elvan Eryöner DENİZKUŞU

12 Aralık 2014 Cuma

yeniden yayindayiz:)

Simdilik daha once Telve' ye gonderdigim bir seri yaziyi eklemekle baslayacagim... Sonra ufak ufak devam ederiz olur mu?


3 Ocak 2013 Perşembe

tekrar merhabaaa :)

Epey oldu yazmayalı… E önce araya Telve girdi… Arkasından 5,5 aylık bir Türkiye… Türkiye’den Kanada günlüğü yazmak garip olacaktı:))) Zaten orada da zaman fırt diye geçip gidiverdi… Göçmenlik işlemleri 3 ayda bitti ama biz böyle bir hız beklemediğimiz için hazırlıksız yakalandık… Türkiye’de bi kere daha evlendik biz J))) Nikah işlerinin telaşı falan derken dönüşüm 5,5 ayı buldu…
Yine bir kış günü geldim Kanada’ya J
Bu sefer daha tecrübeliyim tabii… Ama İngilizce uçmuş gitmiş… Yani anlıyorum konuşamıyorum hikayesi J))) Hemen okula dönüş hazırlıklarına başladım… Geçen seneki sınıf yeni öğretmenden memnun değilmiş… ESL school’ u eledim bu durumda…
Sheridan’ın free İngilizce programları varmış… Onlara gittim… CLB testinden geçeceksin dediler…
O ne kardeş?
Canadian Language Benchmark…
E bende ESL benchmark var en six’inden… olma mı?
Yok o burda geçmiyomuş…
Hadiii… CLB testi için hemen randevu aldık Sheridan’daki danışman hanımla… Randevu günü gittim, sınav yerine; 3 saatlik sınava girdim… Kafam patladı desem yeri var… Tam bitti zannederken… 2 kitapçık daha getirdiler… Neyse ki molaya izin verdiler; gittim bi kahve içtim… Başımın ağrısı biraz azaldı da sınavı tamamladım… Sonucu hemen verdiler… Konuşma, dinleme, yazma 6; okuma 8 J)) sonuç olarak benim dediğime geldik işte level 6… Bu arada okumam gelişmiş, e yazın 2 satır İngilizce okudum yani J)) Neyse ki konuşmam korktuğum kadar gerilememiş ama demek yazı burda geçirsem o da ilerleyecekmiş okulsuz falan J moralim düzeldi bak… Sınavı yapan sempatik kız da geldiğinin ilk haftasında bu skor çok iyi, bence sadece İngilizce sınıfıyla vakit kaybetme ve ELT programlarına katıl diye öğütledi… Gel gelelim Sheridan’ın ELT kurslarında yer yok L… Wait list’e adımı yazdırıp ayrıldım…
Acaba ne yapmalı?
Akşam Erdem hemen kütüphaneye gidelim dedi… Gittik… Oradaki conversation circle’a yazıldım, bi de kütüphane kartı aldım J şimdi her Cuma öğlen 2 saat konuşma sınıfım var…
İlk Cuma bi gittim… Kapı duvar J)) Kimse yok… Neyse yarım saat rötarla öğretmen geldi… Benden başka da 3 kişi var… Öğretmen Pakistanlı… Diğer göçmenlerin biri Çinli, diğeri Hong Honglu, üçüncü de Filipinli… Herkes sempatik fakat burada doğru telaffuz öğrenmek pek mümkün görünmüyor J)) olsun gene de pratik pratiktir…
Birkaç gün sonra Acces diye bir firma geliyor Erdem’in aklına ve oradaki arkadaşıyla konuşuyoruz… Epey cazip programlardan bahsediyor ve ben hemen ertesi günkü tanıtım toplantısına gidiyorum… Yine moralim bozuldu, toplantıya katılan herkes şakır şakır İngilizce konuşuyor, hepsi uluslararası projelerde çalışmışlar, katılma amaçları tamamen iş bulmak… Neyse ikili görüşmelerden sonra beni ELT programına almaya karar veriyorlar… 7 Ocak’ ta başlıycak ve 5 hafta sürecek… Bekliyorum bakalım J
Bu arada ben buranın da conversation sınıfına katılıyorum; haftada 2 gün 2şer saat… Öğretmen de tonton mu tonton bi Kanadalı… Telaffuz konusunun özellikle üzerinde duruyor; tam istediğim gibi J bu sınıf akşam 6-8 arası… Hem de sponsorumuz Tim Hortons ve kahve servisi vaaaarrr J
Kütüphaneye de devam ediyorum… Orası çok eğlenceli J))) Geçen gün yeni gelen Kolombiyalı genç hikayesini anlatırken Kanada’ ya ilk geldiğinde kuzeye yerleştiğini söyledi. Bizim Çinliler orada ne yeniyor diye sordular. O da çoğunlukla istakoz, bi de ayı dedi. Ayıyı duyunca Çinliler yüzlerini buruşturup “iiiğğğğrrreeennnççç” demezler mi J)))))
Ahahahhaaa… Hepimiz şaşırdık…
“Ülen siz bi bizi yemiyosunuz ayının nesi iğrenç J))) mis gibi kırmızı et işte” diyemedim tabiii… Ama kendimi tutamayıp bi kahkaha patlattım…
Araya christmas ve yeni yıl tatilleri de girdi tabii… 7Ocak’ tan sonra buraya gelmem mümkün olamayacağı için son dersimizdi bu J)
Neyse eğitim hayatım bu şekilde şekilleniyor…
Ev işlerini soracak olursanız değişen bişey yok… Hala acemiyim… Geçen gün kabak cipsi deneyeyim dedim, kabakları dilimlerken birazcık da parmak ucundan dilimleyivermişim… Ama güzel oldu allah için…
Yemek yine bir derece de şu ev işleri hala zor geliyor yauw…
Yani kısaca yuvarlanıp gidiyoruz işte… 5,5 aylık aradan sonra sadece Kanadaya değil evliliğe de baştan alışmaya çalışıyorum… Neyse bu sefer az da olsa tecrübeli sayılırım J))
Yakında yeni maceralarla görüşmek üzere…
EED

15 Mayıs 2012 Salı

herkes soruyor: alıştın mı?


Sanki hiçbişey yapmıyomuşum gibi geliyor ama düşününce pek de azımsanmayacak bir çaba içerisindeyim…
İyiye güzele alışmak kolay canım nolcak… demeyin…
Hergün değişik bişey çıkıyo insanın karşısına… kah gözlerin doluyor bazen sinirden bazen özlediklerini hatırladığından, kah böğürerek kahkahalar atmak istiyorsun...

Evlilik olayı açıkçası çok maceralı değil… ama ben gerçek bir sokak çocuğu olarak bir ev hanımı olmaya kalkınca biraz maceralı oluyor J)) her gün bir yerimi ya kesiyorum ya çiziyorum ya yakıyorum hiçbirini başaramazsam en azından sağa sola elimi kolumu olmadı kafamı çarpıyorum… 5 ay geçti ama hala acemiyim anlıycaanız… ilgi alanım ve sohbet konularım biraz değişmiş durumda J)) birkaç kadın birarada kıstırdım mı temizlik ya da yemek tiyoları alabilir miyim diye çalışıyo kafam J))) bazen silkeleniyorum ve halime gülüyorum ama gerçek bu kardeş J)) bildiğin Ayşe teyze…
Alışmış mıyım? :))

Sokak daha maceralı tabii… belediye otobüsüyle seyahat ediyorum bi kere… her gün sabah aynı otobüslere biniyorum, şoför abiler tanıdık… hatta benim 35W numaradan önce bizim duraktan bi de 41W numara geçiyo, adam her sefer duruyo ben de ona "35i bekliyorum" diyorum J)) en son geçen gün yağmurda çok ısrar etti, kırmadım bindim J)) bizim durak kapalı değil, 3 durak sonraki kapalı durağa bıraktı beni sağolsun… bizim duraktan binen bi de çekik gözlü teyze var, bizim oralardaki bi hastanede hemşire olduğunu tahmin ediyorum, her hafta mesai saati değişiyor… artık onunla da selamlaşmaya başladık…
35W numarayla yaklaşık 35-40 dakika yol yaptıktan sonra inip 19S’a biniyorum… bu da bizim 169 gibi 10 dakikada 1 geçiyo… ama artık bi de express 103’e binmeye başladım… 19da benim şoför yoksa 103ü bekliyorum hem o daha çabuk gidiyo, hem de şoför diğer 19lardan daha sempatik J))) 19daki benim şoförü merak ettiniz tabii, wallaa ben de merak ediyorum 10 gündür yok adamcaaz…
Burda bazı alışkanlıklar var, zamanla siz de ediniyosunuz… otobüse bindinmi şoföre merhaba diyosun bi kere, o da sana merhaba deyip, bilet atınca da teşekkür ediyo J) sonra inerken istersen ön kapıyı kullanabiliyosun, kimse bağırıp çağırmıyor… neyse ön kapıdan iniyosan da şoföre sen teşekkür ediyosun, o da ya bişey değil ya da bye bye diyo J)) böyle minik diyaloglar insana iyi geliyor… haaa eğer arka kapıdan indiysen de şoföre el sallayıp teşekkür ediyosun J)
Benim bu 19Sdeki şoför ise bi alem… binince ben genelde “hiiii J” diyorum… yanında gülücük işareti de koydum ki yüzümün ifadesi de anlaşılsın ;)… adam da “nice to see you” diyo J))) ne güzel de mi? Otobüsün şoförü beni görünce seviniyo…. Sonra inerken ben genelde teşekkür etmeyi tercih ediyorum… bi gün harika bir Çarşamba geçirmemi diledi, başka bir gün de toplu ulaşımı tercih ettiğim için teşekkür etti J)) adam otobüse binen ve otobüsten inen herkesin yüzüne küçük bir gülümseme konduruyor… seviyorum miway'i :) bi tek artık köri sevmiyorum...
Alışmış mıyım :))))

Buraya alışmak çok kolay değil biliyo musunuz? Hangi birine alışıcan kardeşim… İngilizcem ilerlesin diye okula başladım biliyosunuz, fena da gitmiyor hani… evde sürekli tv açık, ben okumayı yeni söken çocuklar gibi bütün tabelaları ve yazıları sesli sesli okuyorum ve aksanım için düzeltme ya da takdir bekliyorum J)) bütün bu aktiviteler sayesinde İngilizceye alışıyorum… alışıyorum da ne fayda J)) geçen gün yine otobüste arkamda dardardar biri konuşuyo nefes almadığı gibi bilmediğim başka bi dil konuşuyo, hadi onu atlattım okula geldim, bahçede bekliyorum… etrafımı 4-5 kadın sardı… onlar da başladılar arapça konuşmaya… onlardan kurtulsan biraz ilerde tek hece ile konuşan bir grup var… çince mi bilmiyorum ama o dolaylardan bi grup… bir dilde bütün kelimeler tek hece olur mu kardeşim yaa… Ayyy bağırarak kaçmak istedim… hangi birine alışıcam… bazen İngilizce konuşuluyor ama cevap verebilmen için önce İngilizce konuşulduğunu kavrayabilmiş olman gerekiyor J)))
Sonra bu ingilizce ne garip bi dil kardeşim... bi harf ya da harf grubu bi şekilde okunur de mi? fransızcada o ve u yanyanaysa u okursun, başka bi şekli yoktur yani ... yok bunlar canları istedi mi dirrekt diyolar canları istedi mi dayyrekt; en basiti... uydur uydur oku... bazen tutmuyo tabii :))) bişeyi anlamayıp pardon dedin mi herkes birbirinden ingilizcesi için özür diliyo :)
Geçen gün yine otobüste eve geliyorum, yanıma bi adam oturdu, elinde kese kağıdı var içine bakıp duruyo... yan koltuktaki kızlar kıkırdıyo, ben de dönüp baktım ki kesekağıdı mavi yengeç dolu... bu sefer kızlar benim ilgilendiğimi görünce korktuğumu sandılar :))) adam da çıkardı dokunmak ister misin diye bana uzattı bi yengeci, ben de aldım :))) kızlar da adam da şaşkın tabii... ben dedim dalgıcım biliyon mu korkmam şuncacık şeyden... tabii burdaki en mühim muhabbet açma sorusu karşılıklı soruldu "nerdensin?" :)) ben Türkiye deyince, ooo akdeniz mutfağı bilirsin o zaman dedi adam... o da Mısır'danmış... ben de hemen atladım tabii aaahhh Sharm el Sheik diye :)) neyse sonra tabii içimdeki Ayşe teyze kendine geldi... nasıl yapıyosun bunları diye sorup bi güzel tarifini aldım sanki yapacakmışım gibi... :))) adamcaaz tarifi verirken "cumin" dedi... ben biraz düşünüp sonra "aaa ok kimyon" dedim... yazık o da kimyon diye düzeltip bi de ingilizcesi için özür diledi benden :))))) hemen düzelttim senin ki doğru benim söylediğim türkçe diye, ama wallaaa bi taraftan da sevindim demek ki nasıl bi ingilizce konuşuyorum ki adam benden 5 kat iyi ingilizcesi için özür diledi :))))
Yani işte ben alışamazsam da onlar bana alıştılar bile ;)
EED

6 Mayıs 2012 Pazar

adını gelincik koydum…

Neyin mi?
Köşemiiiiin…

Hangi köşe öyle ya J)))
Şimdi bu Luka’yı yazdım ya ben… Buradaki Turkish Society of Canada’nın resmi bülteni Telve’ de yayınlandı ya bayram konuğu olarak (http://telve.turkishcanada.org/)… Evnur Hanım’ dan bi mail geldi bi gün, iltifat dolu J bir de diyordu ki her ay yaz, köşene de bi isim bul!

Kıvranıp duruyordum günlerdir… En sonunda biraz önce koydum adını J)
the red weed

nam-ı diğer gelin-cik, bencileyin ;)


Bu arada da size anlatacağım hikayeler de birikti… yakında hepsini bi çırpıda anlatıcam…
Görüşürüz…

EED

23 Nisan 2012 Pazartesi

My name is Luka, I live on the second floor...

Bu şarkıyı nerede hatırladığıma inanamazsınız ve boğazımda bir yumru olduğu için sadece kafamın içinde mırıldanabildiğime de…

23 Nisan kutlamaları kapsamında iki aktivite yapıldı, ikisine de katıldım. Ne de olsa uzakta ilk milli bayramdı ve ilk defa şu haberlerdeki cümlenin, “yurtdışı temsilciliklerde coşkuyla kutlandı” bölümünün, bir parçasıydım…
22 Nisan Pazar günü sabah 7' de kalkıp ütülü t-shirtlerimizi giydik, saçlarımızı taradık. 2 kuyruk yapıcaktım ama annemin çocukken taradığı gibi beceremedim J) Ben de sadece kurdelelerimi taktım.
Tören alanına yola çıktık.
Bayrak çekme töreni, Toronto’da yaşayan değişik ülkelerin çocuklarının gösterileri, palyaçolar, pamuk helva… Toronto bölgesinde yaşayan 7’den 70’e bütün Türk çocukları tam bir festival havasında bayramımızı kutladık… :)
Diğer aktiviteyse bugün, buranın en büyük çocuk hastanesi olan Sick Kids Hospital’de çocuklarla kilim dokuma workshopuydu. Sick Kids gerçekten çok büyük, hastane demeye insanın dili varmıyor… İnanmazsanız Google’a sorun ;)
Kilim dokuyacağız, benim pek fikrim yok ama yapıcaz artık bişeyler… E-mailde “bir makas alın gelin” diyordu J Neyse Evnur Hanım da erkenci, diğerlerini beklerken hem bişeyler atıştırıyoruz, hem de biraz ders alıyoruz…
Bi alttan bi üstten…
Heyecanlıyım…
Hem İngilizce yüzünden heyecanlanıyorum, hem de hazırlıklı olun, çocukları görünce irkilebilirsiniz, tepki vermeyin diyorlar… ya dayanamazsam… biraz çekingenlik, biraz heyecan, biraz korku…
Karışık bir duygu yumağı…
Ekip tamamlanınca bizi etkinlik yerine götürecek hastanede gönüllü çalışan bir kız çocuğu ile buluşuyoruz…

4. Kattaki bir salona götürüyor bizi, kaç blok geçtik bilmiyorum… koridorun bir yanında büyükler için dinlenme odası var, bilardo masasında oynuyor bazı babalar; diğer tarafta bi odadan palyaço çıkıyor; biraz ilerdeki odanın kapısında “laundry for parents” yazıyor.

Benim yumağa biraz da şaşkınlık koyun…
Salonumuza geliyoruz… Evnur Hanım kilim işinin ve bu etkinliğin üstadı, sanırım 3.seneleri… Birlikte masaları hazırlıyoruz… Susie geliyor hem bize yardım ediyor, hem de bazı hatırlatmalarda bulunuyor.

Aramızda soğuk algınlığı olan var mı?

Çocuklar geldiğinde neden burada olduklarını sormayın!

En önemli 2 nokta…

Biz bir taraftan başlıyoruz ki elimiz alışsın; bu arada da çocuklar gelmeye başlıyor… Bir minik geldi, belki 2 belki 3 yaşında, belinde sondası, yanında annesi, annesinin yanında bir tercüman belki de teyzesi kim bilir… Ufaklık etrafta oynarken anne kilim dokumayı öğrendi… 2-3 derken sayıları arttı… Odasından çıkamayan ama etkinliğe katılmak isteyen çocukların odasına Esra gitti… Çocukları odalarında bırakıp 1-2 anne geldi… Çocuklardan çok onların ihtiyacı var oyalanmaya… Bir haber geldi… geçen sene bu etkinliğe katılan bir çocuk yine istiyor ama gelemiyormuş, Esra bu sefer de ona koştu...

Tekerlekli sandalyenin dışında serum ya da belki de ilaçları tekerlekli aparatlara takılı 2 çocuk geldi, biri benim karşıma oturdu…

İkimiz de birbirimizin gözlerine bakamadık…

Önce Nalan başladı, sonra Nur Hanım devraldı çocuğu… Önce adını sordu.

My name is Luca…

Nur Hanımla birlikte ben de ufaktan ufaktan katıldım onlara… ve en sonunda ikimiz devam ettik… Luca bembeyaz rengi, çubuk kraker kalınlığında parmaklarıyla kilim dokuyordu… Yanlış olunca incecik sesiyle " hoopsyyy" diyordu neşeli neşeli :) Yardımlaşmaya başladık, arada yanlış ipi seçtiğimde uyardı beni J bir anda o kadar zevkli hale geldi ki dokuma işi hayret edersiniz…

İncecik parmaklar, buz gibi ve titrek…

Sonra ip bitti, ben yenisini başlatabilmek için yanına geçene kadar ağlamaya başladı… Renk bitti… yenisini bulduk, ekledik… Odasında devam etmeye karar verdi… Vedalaştık L

Hastalığı neydi, neden ve ne kadar süredir buradaydı, daha ne kadar kalacaktı, kaç yaşındaydı? Bunların hiçbirini bilmiyorum… Hatta gözlerinin rengini bile söyleyemem; ama ellerini tarif edebilirim, o minicik, buz gibi, titreyen ellerini tarif edebilirim…
Ben bugün bir çocuk mutlu edebildim mi bilmiyorum ama bir çocuk o cılız elleriyle bana öyle bir dokundu ki ben 23 Nisan'ı sanki ilk kez kutladım…
Kafamın içinde hala aynı şarkı, boğazımda hala aynı yumru…
My name is Luka
I live on the second floor...

EED